Şimdi biraz geriden başlayalım. Kütahya’ya gelmeden önce hatta LYS’ye girmeden önce aklımda İstanbul’da bir üniversitede okurum diyordum. Öyle geçer gider derken sınava girdik sonra ben yine İstanbul demeye devam ettim ama İstanbul’da sadece Matematik Bölümünü kestirmiştim gözüme ama sıralamada yine ilk tercihlerim Bilgisayar Mühendisliği idi. İşte puanlar filan açıklandı, bende kara kara düşünmeye başladım, İstanbul çıkarsa ve ben Matematiğe gidersem o okul 10 yılda bitmezdi eminim yani o şekil. Kendimi tanıyorum çünkü. Ama Allah’a şükür Matematik değilde Bilgisayar Mühendisliği çıktı. Ama Kütahya’da. Bu arada ben Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünü tercihlerin bitmesine 2 saat kala ablamın ısrarı üzerine yazdım. İşte kader derler ya, o şekil anlayacağınız. Buralara gelmemiz gerekiyormuş.
İşte kayıtlar filan derken evimize filan yerleştik sonra dersler derken bu hafta tüm vizeleri bitirerek şu anda eve uçuyorum. Hatta bu yazıyı şu anda Kütahya otogarında telefonumdan dağıttığım internete laptoptan girerek yazıyorum. Kulağımda da böyle güzelinden bir müzik çalıyor. Geçilmesin keyfime denilcek durumdayım. Soldaki çocuk durup durup laptopumu kesmeye çalışsa da… Aga sizde getirin laptonuzu sizde açın bir şey diyen mi var dimi?
Şimdi ana konumuza dönelim şehir dışında okumak. Bence şehir dışında okumak süper bir şey emin olun. Niye derseniz. Çünkü kendi kendinizi geçindirmeniz gerekiyor. Ev işleri, yemek yapma, üstü, çamaşır yıkama, yeni bir şehir ve o şehirde yaşayan insanların düşünce yapılarını tanıma fırsatı buluyorsunuz. Zaten üniversite ayrı bir alem ayrı bir dünya 100 kişilik sınıfta el parmak sayımı geçmieyecek kadar İstanbullu var. Her şehirden arkadaş ediniyorsun, onları anlamaya çalışıyorsun falan filan derken zaman nasıl geçiyor anlamıyorsun. Şöyle söyleyeyim okul 16 Eylülde başlamıştı hatırladığım kadarı ile bugün günlerden 16 Kasım’a 25 dakika var ben bu yazıyı yazarken. Tam 2 ay oldu neredeyse ama emin olun zaman nasıl geçti anlamadım. Çünkü arkadaşlar, okul, ev işleri, kendi işlerin falan filan derken zamanı nasıl geçtiğini anlamıyorsun. Birde şöyle bir durum var. Ben günde 12 saat bilgisayar başında geçiren adamdım ama buraya geldim geleli Bilgisayar Mühendisi olduğum halde 1 haftada en fazla 12-24 saat bilgisayar başında geçirebiliyorum. Hatta geldim geleli şu anda 5.kitabıma başlıyorum. (Okuma kitabı bu arada.) Düşünün 1 senede anca 1 veya 2 kitap bitirebilen ben şu anda 2 ayda 5 kitap. İnanılmaz bir şey benim açımdan. Ve okumaktan zevk almaya başladım. Öyle havaya da okumuyorum artık. İşte böyle.
Birde şehir dışında kalınca özgürsünüz ya. Orası ayrı bir olay. Karışan eden yok. Nerede kaldın diye soran, ne yaptın diyen yok. Arkadaşlarınla laflıyorsun, zaman geçip gidiyor. Televizyona veya yabancı dizilere bile ihtiyaç duymayacak hale geliyorsun. Kola ve sarı kola yerine çay ve ayran bağımlısı oluyorsun. Dışarıda yemek yeme sayın artıyor. Makarna ve çiğ köfte ağırlıklı yemek yemelere başlıyorsun. Birde en önemlisi insanlar ile ilişkilerin önemli seviyede artışa geçiyor. Konuşmada rahatlık moduna geçiş yapıyorsun. Lakayıt olmayacak biçimde tabi ki. Yani şöyle diyebilirim ben lisede de hafiften konuşkan biriydim ama her kesime hitap eden bir yönüm yoktu. Artık rahat bir şekilde herkes ile iletişim kurabildiğimi zannediyorum.
Kısaca şöyle açıklayayım şu an bir üniversiteli olarak oturmuşum otagar da yanımda dırdır eden (kulaklıkla müzik dinlememe rağmen sesleri hiç durmuyor) iki kıza inat kafamı toplayıp yazımı yazmak bile benim için süper bir özgürlük ve güzel bir şey. Ama tabi ki ailemin yanında olmayı hiçbir şeye değişmem orası ayrı bir konu. Buradan sesleniyorum anne, baba, abla seviyorum sizi, i love u, ich liebe dich, jötem her şekil yani.
Neyse bu yazı şu anda kaç karakter sınırını zorluyor bilmiyorum ama baya uzun tuttum. Kalın Sağlıcakla! Allah’a Emanet Olun! Bu arada 536 kelime olmuş. Bye.