Çeyrek Asır.

Çeyrek asır… Resmen 25 yaşına girdik. 🙂 İlkokulda Serpil Hocam vardı; çeyrek asırlık öğretmendi. O zamanlar “vay be” diyordum. Serpil Hocamın öğretmenlik yaptığı zaman kadar bir zaman geçmiş ve benim hayatım yeni yeni çeyrek asırlık oluyor. Yolun ne kadar başındayım bilmiyorum — 25 güzel sene. Kariyer Sohbetleri diye bir seri hazırlıyorum ve orada herkese “pişmanlıklarınız var mı, sizi lisanstan mezun olduğunuz güne götürsek şöyle yapardım dediğiniz şeyler var mı?” diye soruyorum. Bu soruyu kendime çok istisna soruyorum ama sorduğumda her zaman aynı cevabı aldım şu yaşıma kadar: İyi ki yapmışım. Çünkü asıl yapmadıklarımdan pişmanım — yaptıklarım bana her zaman bir deneyim olarak geri döndü.

İlkokul ve lise çağımda ne kadar sessiz, sakin bir insan olduğumu tahmin dahi edemezsiniz. Sadece yakın çevremle konuşurdum, o da genel konular üstüne; derin konuları genelde kafamda “iki Burak” karşılıklı olarak münazara ederdi. O zamandan bu yana değiştim biraz. Ben iyi yönde değiştiğimi düşünüyorum. En azından artık konuşabiliyorum. Ama yine sadece ilgimi çeken konulara karşı hevesliyim. Her konuda konuşmam; her konuda fikir sahibi olan ve her konuya atlayan insanlara karşı kalbim çok sıcakkanlı yaklaşmaz. Bir önceki cümlede bir olumsuzluktan (bir nevi “hayır” demek) bahsettim.

Eskiden hiç olumsuzluk içeren cümle kurmamaya çalışırdım. Şu an açıklamam tam net anlaşılmayabilir ama olumsuz cümleler de kurmanız gerektiğini öğrendim — tabii yıkıcı değil, yapıcı bir formatta olmak şartıyla. Çünkü olumsuzlukları göz ardı ettiğinizde, siz de o olumsuzluk cümlesinin içinde yer almaya başlayabiliyorsunuz. Yapılan eylemin olumsuz olduğunu bir yere yazmalı, en azından kendi kendinize dillendirmeli ve kulaklarınızdan giren sesler sonucunda aklınız bu eylemin hatalı olduğunu anlamalı. Yoksa ilerleyen zamanda bu eylem size de normal gelip kişiliğiniz hâline gelebilir; koruduğunuz değerleri unutmak sizin için içten bile olmaz.

Şu satıra kadar yazdıklarımı anladıysanız helal olsun. Ben bile ne yazdığımı unutup yeniden okudum. Ne diyordum, çeyrek asır…

Çeyrek asırda önemli olanın insan duyguları olduğunu, dünyayı insanların değil insan duygularının yönettiğini öğrendim. Konuşabilmenin, iletişim kurabilmenin, araya mesafe koymanın, bazen hafif de olsa terslemenin çok güzel bir nimet olduğunu öğrendim. Bunları yaparken sabırlı olmak gerektiğini, sabrın sonunun selâmet olduğunu öğrendim. Ne kadar sürekli olarak yapamasam da spor yapmanın, sağlıklı ve dengeli beslenmenin önemini anladım. Okumanın ne güzel bir nimet olduğunu, iki defa düşünüp tek defa konuşmanın insanın bünyesi için en iyisi olduğunu ve ön yargının nasıl bir illet olduğunu anladım. En iyi diyebileceğim kişinin bile bir hata yapabileceğini, hepimizin insan olduğunu öğrendim. Ölümün olduğunu, başarının olduğunu ama bu başarıyı paylaşacağın insanlar olunca güzel olduğunu, belli kuralların olduğunu ama bazı noktalarda kendi kuralların ile hareket etmen gerektiğini ve sevmeyi, sevilmeyi öğrendim. Tembelliğin, çok yemenin, gereksiz muhabbet yapmanın programı kastıracak gereksiz kodlara benzediğini öğrendim. Paylaşmayı, gülümsemeyi, çabalamayı, denemeyi, koşmayı, düşünmeyi, empati kurmayı, dost veya arkadaş olmayı veyahut kardeş olmayı öğrendim. Çok şey öğrenmiş olabilirim ama öğrenmediklerimin yanında öğrendiklerimin okyanusta bir damla ile eş değer olduğunu öğrendim. Annemi, babamı, ablamı ve sevdiğim tüm insanların benim için ne kadar önemli olduklarını öğrendim. Hayatımın yüzde kaçlık diliminde olduğumu bilmiyorum — belki %99, belki %30 — ama %100’e ulaştığımda Allah’ın sevdiği bir kul olarak bu dünyadan ayrılmak istediğimi öğrendim.

Allah’a emanet olun.

— Burak.

Leave A Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir